Fotoğraf olmadan ne yazarsam yazayım eksik kalacak ama... Haftaya telafi ederim.
Mekan: Beşiktaş pazarı.
Şapkası, çantası, çizmesi… Bihter kurşunu sıkalı aylar geçti, kadınlar hala alıyor, veriyor; Bihter’e “can veriyor.”
Memlekette iki yıldır geçmek bilmeyen Bihter modasını en iyi burada görüyorsunuz. Ve hatta herkesin üzerinde görmekten sıkıldığınız kıyafetlerin bu kadar yaygın oluşunun sebebini de burada idrak ediyorsunuz. Pazar yerine adım attıktan yirmi dakika sonra tepeden tırnağa Bihter’e dönüşmek işten bile değil. Bihter bluzu, Bihter çizmesi, Bihter parfümü, Bihter geceliği…
Pazarcılar arada “Fatmagülün suçu neeeeee!” diye de bağırmaktan geri kalmasalar da, Fatmagül pek tutmamış Beşiktaş pazarında; belli. Halbuki Bihter yok artık, Fatmagül var di mi?
Derken kafam garip bir hesaba kayıyor. Hani gitmişsinizdir bir konsere, kendinizi alamazsınız ya “şu kadar kişi olsaaaa, bilet fiyatı da bu kadaaaaar...” İşte o cinsten. Düşünüyorum, hesaba vursak, nedir bu Bihter ekonomisinin büyüklüğü?
Beşiktaş pazarı, oluşan “Bihter ekonomisi”ni mikro ölçekte en iyi gözlemleyebileceğiniz yer. Makro açıdan baktığınızda da, azımsanacak gibi değil. Geçtiğimiz yıl beğendiği çantayı almadan geçen, bir hafta sonra almaya gittiğinde ise fiyatının iki katına çıktığını gören arkadaşım anlatıyor; “Sordum adama, ‘Daha geçen hafta yarı fiyatını söylemiştin; aynı çanta, bir haftada n’oldu hemen?’ diye; ne dese beğenirsin; ‘Geçen bölüm Bihter kullandı o çantayı abla!’”
Diyorum ki; o kadar “Alın verin ekonomiye can verin” reklamları yerine, bir de Ferhunde’nin üstüne birazcık daha oynansaydı ha? Demek ki yeterince ikoncanımız yokmuş??
Peki ya şimdi bu Fatmagül; oldu mu yani? Suçundan önce şunu sormak isterim; bu Fatmagül’ün hali ne? Bir entariyle nereye kadar; tekstilcinin halini neden hiç kimse düşünmüyor?
Bihter ekonomisi, nereden baksan isimden daralmaya mahkum. Onun yerine “Fatmagül” olacak iş mi yani?
K A R A K A L E M
10 Ekim 2010 Pazar
13 Haziran 2010 Pazar
TAŞRADAN METROPOLE: KAMPÜSÜN EN POPÜLER KIZI*
Taze üniversiteli arkadaşım; tekrar tebrikler!
Kendin oluyorsun sen de artık, üniformalardan kurtuldun, özgürsün!
En rahat haliyle dershane etüt programıyla annenin sofrayı hazır etme saati arasına sıkışmış hayatını, metropollerin geniş caddelerine salıvereceksin gönlünce.
Elbette çok heyecan verici!
Hemcinslerim sanki heyecanda bir adım daha önde?
Yeni bir şehir, yeni bir hayat, tanışılacak yeni insanlar…
Rahat ol!
Kimse senden farklı değil, herkes aynı yollardan geçip de geldi.
Hem bir metropol insanı, hem de kampüsün en popüler kızı olmak, inan hiç de zor değil!
Bak birkaç ufak tüyo benden sana…
Daha sen buralara gelmeden bildireyim yapman gerekenleri de, gelince hiç vakit kaybetmeden işe koyul…
ÖNCE SAÇLAR
Saçlardan başlayalım…
Yıllarca toplanmış saçları açıp da omuzlara salıvermek yetmiyor maalesef.
Bu ancak senin üniversiteye yeni adım atmış bir çaylak olduğunu ispatlamaya yarar ki bunu derhal aşman gerektiğini sen benden iyi biliyorsun.
O halde n’apıyoruz?
Hiç vakit kaybetmeden doğru kuaföre…
Platin sarısı dedin miydi, bütün kuaförler bilir.
Sarı, uzun, düz saçlar.
Evet düz olacak; fön çekemem ben diyorsan onun da kolayı var; hemen bir saç düzleştirici edineceksin.
Bilkent sarısı…
Yeditepe civcivi…
Çok yakışıyor çok!
TAK TAKIŞTIR!
Saçlar tamam şimdi sıra takıp takıştırmakta.
Biz hatunlar radar gibi her ortamda önce inci boncukçuları görüveririz zaten; alışveriş merkezlerinden mi alırsın işportadan mı artık sana kalmış.
Hadi bir tüyo da takı için vereyim; o kafadan geçecek büyüklükteki halka küpelerin modası geçti hayatım...
Böyle daha taşlı, şıkır şıkır olanlar moda bu ara, hani küçüklüğümüzde evlerde kristal avizeler vardı; hatırladın mı?
Hahh, işte o avizelerin büyük taşlarından yapılmış gibi olanları diyorum; onlardan al.
“ŞU KIZIN ÇANTASI ÇOK GÜZEL”
Bir diğer nokta da çanta tabii, kış gelip de paltoları giydik mi, tarzımızı belli edecek yegane aksesuar.
Fazla çanta göz çıkarmaz şekerim, her gün dışarılarda koşturuyoruz, çanta önemli bizim için. Hangisini alsam derdine düşme; al geç beğendiğini, kullanırsın.
Burada dikkat etmen gereken nokta, çantanın boyutları.
Dört kişilik bir ailenin üç günlük erzak ihtiyacını sığdırabileceği büyüklükte olmalı.
“Bu ne böyle, valiz gibi, çok kocaman” deyip de mızmızlanma ama şimdi, moda bu modaaaaaaaa…
Makyaj malzemelerini, kitaplarını, defterlerini neyin varsa doldur içine …
Ayakkabıyı da tek kelimeyle özetleyebilirim.
Kampüsün ayakkabısı altı düz olandır; hani şöyle yürüyünce cırcırböceği sesi çıkaran cinsten, spor ayakkabı…
Sahi spor demişken, birkaç haftalığına bir tenis kursuna git, “Tenisle ilgilenmiştim bir ara” dersin yarın öbür gün, mezun olunca da CV’ne yazarsın.
Daha da önemlisi yeni insanlar tanırsın, hoş olur dimi ama? Belki deeeee… (Anladın sen onu anladın)
Herkes yeni geliyor üniversiteye, herkes çevre edinme derdinde, arkadaş edinmekte bir sıkıntı yaşayacağını hiiiiç sanmıyorum.
Daha ilk gün halledersiniz msn adresi, telefon numarası alışverişlerini.
Esas kaynaşmalar msn üzerinden olur. Gündüz okuldaki muhabbet de akşamki msn geyikleri üzerinden yürür, aklında olsun ki akşamları bilgisayar başından kalkma sakın.
Gez, toz, insanlara karış, eğlen… Üniversiteye gireceğim diye çektiğin sıkıntılara değsin.
Samimi davran insanlara, neşeli ol, ekşi sözlük oku, Lost izle, bol bol fotoğraf çek; Facebook’ta ‘tag’le ki biz de görelim.
‘Hadi bol şans!’ diyeceğim ama şansa da ihtiyacın yok artık, bir süre sonra kantinde herkesçe tanındığını sen de fark edeceksin. Bırak baksınlar, bırak konuşsunlar, sen takılmana bak; popülersin, normal bunlar… Belki karşılaşırız, tanışırız bir partide, belki bir doğum gününde…
O vakte kadar kendine iyi bak.
Şimdiden hoş geldin!
*2009 Ağustos'unda yazılmıştır. Geç okuyup da "Ama bunun modası geçti kiiiiiiii" demeyiniz. Yalnız şunu söyleyeyim, şimdilerin modası blog yazma. Kapişş?? ;)
Kendin oluyorsun sen de artık, üniformalardan kurtuldun, özgürsün!
En rahat haliyle dershane etüt programıyla annenin sofrayı hazır etme saati arasına sıkışmış hayatını, metropollerin geniş caddelerine salıvereceksin gönlünce.
Elbette çok heyecan verici!
Hemcinslerim sanki heyecanda bir adım daha önde?
Yeni bir şehir, yeni bir hayat, tanışılacak yeni insanlar…
Rahat ol!
Kimse senden farklı değil, herkes aynı yollardan geçip de geldi.
Hem bir metropol insanı, hem de kampüsün en popüler kızı olmak, inan hiç de zor değil!
Bak birkaç ufak tüyo benden sana…
Daha sen buralara gelmeden bildireyim yapman gerekenleri de, gelince hiç vakit kaybetmeden işe koyul…
ÖNCE SAÇLAR
Saçlardan başlayalım…
Yıllarca toplanmış saçları açıp da omuzlara salıvermek yetmiyor maalesef.
Bu ancak senin üniversiteye yeni adım atmış bir çaylak olduğunu ispatlamaya yarar ki bunu derhal aşman gerektiğini sen benden iyi biliyorsun.
O halde n’apıyoruz?
Hiç vakit kaybetmeden doğru kuaföre…
Platin sarısı dedin miydi, bütün kuaförler bilir.
Sarı, uzun, düz saçlar.
Evet düz olacak; fön çekemem ben diyorsan onun da kolayı var; hemen bir saç düzleştirici edineceksin.
Bilkent sarısı…
Yeditepe civcivi…
Çok yakışıyor çok!
TAK TAKIŞTIR!
Saçlar tamam şimdi sıra takıp takıştırmakta.
Biz hatunlar radar gibi her ortamda önce inci boncukçuları görüveririz zaten; alışveriş merkezlerinden mi alırsın işportadan mı artık sana kalmış.
Hadi bir tüyo da takı için vereyim; o kafadan geçecek büyüklükteki halka küpelerin modası geçti hayatım...
Böyle daha taşlı, şıkır şıkır olanlar moda bu ara, hani küçüklüğümüzde evlerde kristal avizeler vardı; hatırladın mı?
Hahh, işte o avizelerin büyük taşlarından yapılmış gibi olanları diyorum; onlardan al.
“ŞU KIZIN ÇANTASI ÇOK GÜZEL”
Bir diğer nokta da çanta tabii, kış gelip de paltoları giydik mi, tarzımızı belli edecek yegane aksesuar.
Fazla çanta göz çıkarmaz şekerim, her gün dışarılarda koşturuyoruz, çanta önemli bizim için. Hangisini alsam derdine düşme; al geç beğendiğini, kullanırsın.
Burada dikkat etmen gereken nokta, çantanın boyutları.
Dört kişilik bir ailenin üç günlük erzak ihtiyacını sığdırabileceği büyüklükte olmalı.
“Bu ne böyle, valiz gibi, çok kocaman” deyip de mızmızlanma ama şimdi, moda bu modaaaaaaaa…
Makyaj malzemelerini, kitaplarını, defterlerini neyin varsa doldur içine …
Ayakkabıyı da tek kelimeyle özetleyebilirim.
Kampüsün ayakkabısı altı düz olandır; hani şöyle yürüyünce cırcırböceği sesi çıkaran cinsten, spor ayakkabı…
Sahi spor demişken, birkaç haftalığına bir tenis kursuna git, “Tenisle ilgilenmiştim bir ara” dersin yarın öbür gün, mezun olunca da CV’ne yazarsın.
Daha da önemlisi yeni insanlar tanırsın, hoş olur dimi ama? Belki deeeee… (Anladın sen onu anladın)
Herkes yeni geliyor üniversiteye, herkes çevre edinme derdinde, arkadaş edinmekte bir sıkıntı yaşayacağını hiiiiç sanmıyorum.
Daha ilk gün halledersiniz msn adresi, telefon numarası alışverişlerini.
Esas kaynaşmalar msn üzerinden olur. Gündüz okuldaki muhabbet de akşamki msn geyikleri üzerinden yürür, aklında olsun ki akşamları bilgisayar başından kalkma sakın.
Gez, toz, insanlara karış, eğlen… Üniversiteye gireceğim diye çektiğin sıkıntılara değsin.
Samimi davran insanlara, neşeli ol, ekşi sözlük oku, Lost izle, bol bol fotoğraf çek; Facebook’ta ‘tag’le ki biz de görelim.
‘Hadi bol şans!’ diyeceğim ama şansa da ihtiyacın yok artık, bir süre sonra kantinde herkesçe tanındığını sen de fark edeceksin. Bırak baksınlar, bırak konuşsunlar, sen takılmana bak; popülersin, normal bunlar… Belki karşılaşırız, tanışırız bir partide, belki bir doğum gününde…
O vakte kadar kendine iyi bak.
Şimdiden hoş geldin!
*2009 Ağustos'unda yazılmıştır. Geç okuyup da "Ama bunun modası geçti kiiiiiiii" demeyiniz. Yalnız şunu söyleyeyim, şimdilerin modası blog yazma. Kapişş?? ;)
"YÖK Bizi Teğet Geçsene"
Manidar bir zamanlamayla aklıma gelen bir pankart. Malum, harç zammı mevsimi yaklaştı.
Geçtiğimiz yıl har(a)ç zamlarını protesto etmek için düzenlenen eylemden, Kızılay'dan...
"Üniversiteler bizimdir, bizimle özgürleşecek" kalıbına sıkışmayan, renkli bir eylem idi.
Sağ eldeki paranın üzerinde de Atatürk yerine Yusuf Ziya Özcan'ı görmekteyiz.
Daha da hoşları, Gökçek'in ODTÜ'yü yıkma fantezisini açıklamasının ardından "ODTÜ'yü Yıkmak, Güven-Özveri-Tecrübe (GÖT) İster" başlığıyla düzenlenen eylemde kullanılan sloganlar. Gökçek'in ağzına layıktı; şöyle ki:
"Gökçek Emlak'tan Satılık Eymir Gölü Manzaralı Lüx Villalar"
"Kerkük, Musul Gökçek'e Bırakılsın"
"Gökçek'e Kapitülasyonlar Verilsin"
"Gökçek'in Oğlu Mısır Valisi Olsun"
...
Bir neslin -geç kalmış- üslup oluşturma çabaları...
Yeter mi?
Bana yetmedi.
14 Mayıs 2010 Cuma
UTANMAZ ARLANMAZ SOSYAL DEMOKRASİ!
Kişilerin konumu, mesleği, unvanı, yaşı ne olursa olsun; karşı cins iki insan arasındaki ilişkinin libidodan sıyrılamayacağını düşünenlerdenim; etkisi az ya da çok olur, kişilerin sosyal hayatını hiç etkilemeyebilir de; fark etmez… Bunu yok saymak, kendini kandırmaktır sadece. Ahlaksızlık ise kendini kandırmakla başlar bana göre. Ve dürüstçe olan her şeyi de mubah görürüm bu sebeple.
Şimdi; bir kadının evli olması, anne olması; başka bir erkeğe aşık olmasına, ne kadar engel olabilir? Ya da olabilir mi?
***
Nesrin Baytok’la, Habertürk zamanlarımda Kemal Kılıçdaroğlu söyleşisini takip etmek için gittiğim ODTÜ Mezunlar Derneği’nde karşılaşmıştım. Kemal Kılıçdaroğlu’na duyulan ilgi ve sempatinin zıttı duyguların toplandığı nokta olmuştu.
Kendisi de bir ODTÜ’lü olan Baytok’a ODTÜ mezunları tepkiliydi. Kemal Kılıçdaroğlu’nu partinin başında görmek istediğini dillendiren “Baykal artık gitsin”ci kitlenin Deniz Baykal gibi anlamlandıramadığı bir isim de kendileri gibi ODTÜ mezunu olan Baytok’tu. Açıkça dillendiren dahi oldu; “İnönü’nün torunlarını kaçırtırken, Nesrin Baytok nasıl böyle yükselebiliyor bu partide?!”
Ne yalan söyleyeyim, “Bir ekleme yapayım” diye mikrofonu eline alarak başladığı cümlesi on beş dakika sürünce, genellikle politikacılara duyduğum sevimsiz hissiyat Baytok için de gelivermişti birden üzerime. Söyleşi sonrasındaki kısa sohbetimizle de perçinlenmişti bu duygu.
SOSYAL DEMOKRASİ CİNSİYETÇİLİĞİ
Nesrin Baytok, kendi partisinin de adeta lokomotifliğini üstlendiği bir cinsiyetçiliğin göbeğinde şu aralar. Yaşananların siyaset etiğine uygunluğu, hukuksuzluğu, adaletsizliği bir tarafa, müthiş bir cinsiyetçilik yapılıyor; hem de bunu kendi partisi yapıyor -belki ondan da önemlisi sosyal demokrat olduğunu söyleyen bir parti yapıyor.
Bir imaj derdine düşülmüş; tam da Başbakan’ın basın toplantısında dem vurduğu gibi, “Türk toplumunun ahlak yapısına uygunluk”, bir kadının bedeni üzerindeki tasarrufunun topluma mal edilmesini meşru ve ahlaki kılıyor. “Sosyal demokrasi”nin de gıkı çıkmıyor.
“GÖZLER BAYTOK’TA!”
Gazeteler, Baykal’ın istifasını tüketmiş bile, “Gözler Baytok’ta!” bekleyişindeler. Baytok ise gözlerden uzak; saklanıyor. Peki ya neden?
Gönül ister ki, Baytok en azından kurban olmanın öfkesiyle bu akımdan kendisini sıyırabilsin; çıksın, tıpkı görüntüleri inkar etmedikleri gibi, “Evet ben yaşadım; istedim, yaşadım!” desin. Kendisine bu ahlaksızlığı yapanlara meydan okuyabilsin. Tıpkı Deniz Baykal gibi… Mağduru olunan komplonun tüm hesaplarını bozmanın daha etkin bir yolu olabilir mi?
“BAK İŞTE NASIL MİLLETVEKİLİ OLMUŞ…”
Baytok, siyasi ahlaka sığmayacak bir yöntem kullandı da kendisini milletvekili mi ‘yaptırdı’?
Diyelim ki öyle. Milletvekili olmak için etik dışı yöntemler kullanmak mı daha büyük suçtur yoksa bunu yapan birisini listeye alıp seçilme garantili bir yerden aday göstermek mi? ODTÜ Mezunlar Derneği’nde, daha piyasada hiç böyle ‘komplo’lar ortada yokken protestolara sebep olacak şekilde; “İnönü’nün torununu kaçırtarak”…
Kimler milletvekili oldu bu ülkede… “Eşcinseller de eşitlik istiyor; verecek miyiz?” diyen adamlar Anayasa Komisyonu Başkanlığı yaparken, milletvekili olmak için önce asgari maddi koşulları sağlamak gerekirken, aşiret ağaları, mafya liderleri, hortumcuların son kalesi meclisken ve kimsenin de gıkı çıkmazken, tek eğri yerimiz bu mu kaldı?
Milletvekilliği kara kaşına kara gözüne bağlı olmayan, parti liderinin iki dudağı arasına sıkışmamış yegâne kişiler o liderlerin kendileri iken; kınadığımız şey bu mudur?
Tüm CHP kadrosu Baykal’a sahip çıkma derdine düşmüşken; "suçu" her ne ise, Baykal’dan daha "suçlu" olamayacağı aşikâr olan bir kadın milletvekilinin, gözlerden uzağa, en uzağa gönderilip unutturulmaya çalışılması ne kadar sosyal demokrat?
Her dakika televizyonda boy gösteren, sözde parti çıkarlarını korumaya çalışan, esasta ise bir genel başkana anıldığı cinsten yöntemlerle milletvekili tayin edebilme yetkisini dahi verebilecek bir sistemi korumaya hizmet eden adamlar kameraları bu kadar sevmeye devam ettikçe, daha çok odalardan çok gizli görüntüler izleriz biz…
Şimdi; bir kadının evli olması, anne olması; başka bir erkeğe aşık olmasına, ne kadar engel olabilir? Ya da olabilir mi?
***
Nesrin Baytok’la, Habertürk zamanlarımda Kemal Kılıçdaroğlu söyleşisini takip etmek için gittiğim ODTÜ Mezunlar Derneği’nde karşılaşmıştım. Kemal Kılıçdaroğlu’na duyulan ilgi ve sempatinin zıttı duyguların toplandığı nokta olmuştu.
Kendisi de bir ODTÜ’lü olan Baytok’a ODTÜ mezunları tepkiliydi. Kemal Kılıçdaroğlu’nu partinin başında görmek istediğini dillendiren “Baykal artık gitsin”ci kitlenin Deniz Baykal gibi anlamlandıramadığı bir isim de kendileri gibi ODTÜ mezunu olan Baytok’tu. Açıkça dillendiren dahi oldu; “İnönü’nün torunlarını kaçırtırken, Nesrin Baytok nasıl böyle yükselebiliyor bu partide?!”
Ne yalan söyleyeyim, “Bir ekleme yapayım” diye mikrofonu eline alarak başladığı cümlesi on beş dakika sürünce, genellikle politikacılara duyduğum sevimsiz hissiyat Baytok için de gelivermişti birden üzerime. Söyleşi sonrasındaki kısa sohbetimizle de perçinlenmişti bu duygu.
SOSYAL DEMOKRASİ CİNSİYETÇİLİĞİ
Nesrin Baytok, kendi partisinin de adeta lokomotifliğini üstlendiği bir cinsiyetçiliğin göbeğinde şu aralar. Yaşananların siyaset etiğine uygunluğu, hukuksuzluğu, adaletsizliği bir tarafa, müthiş bir cinsiyetçilik yapılıyor; hem de bunu kendi partisi yapıyor -belki ondan da önemlisi sosyal demokrat olduğunu söyleyen bir parti yapıyor.
Bir imaj derdine düşülmüş; tam da Başbakan’ın basın toplantısında dem vurduğu gibi, “Türk toplumunun ahlak yapısına uygunluk”, bir kadının bedeni üzerindeki tasarrufunun topluma mal edilmesini meşru ve ahlaki kılıyor. “Sosyal demokrasi”nin de gıkı çıkmıyor.
“GÖZLER BAYTOK’TA!”
Gazeteler, Baykal’ın istifasını tüketmiş bile, “Gözler Baytok’ta!” bekleyişindeler. Baytok ise gözlerden uzak; saklanıyor. Peki ya neden?
Gönül ister ki, Baytok en azından kurban olmanın öfkesiyle bu akımdan kendisini sıyırabilsin; çıksın, tıpkı görüntüleri inkar etmedikleri gibi, “Evet ben yaşadım; istedim, yaşadım!” desin. Kendisine bu ahlaksızlığı yapanlara meydan okuyabilsin. Tıpkı Deniz Baykal gibi… Mağduru olunan komplonun tüm hesaplarını bozmanın daha etkin bir yolu olabilir mi?
“BAK İŞTE NASIL MİLLETVEKİLİ OLMUŞ…”
Baytok, siyasi ahlaka sığmayacak bir yöntem kullandı da kendisini milletvekili mi ‘yaptırdı’?
Diyelim ki öyle. Milletvekili olmak için etik dışı yöntemler kullanmak mı daha büyük suçtur yoksa bunu yapan birisini listeye alıp seçilme garantili bir yerden aday göstermek mi? ODTÜ Mezunlar Derneği’nde, daha piyasada hiç böyle ‘komplo’lar ortada yokken protestolara sebep olacak şekilde; “İnönü’nün torununu kaçırtarak”…
Kimler milletvekili oldu bu ülkede… “Eşcinseller de eşitlik istiyor; verecek miyiz?” diyen adamlar Anayasa Komisyonu Başkanlığı yaparken, milletvekili olmak için önce asgari maddi koşulları sağlamak gerekirken, aşiret ağaları, mafya liderleri, hortumcuların son kalesi meclisken ve kimsenin de gıkı çıkmazken, tek eğri yerimiz bu mu kaldı?
Milletvekilliği kara kaşına kara gözüne bağlı olmayan, parti liderinin iki dudağı arasına sıkışmamış yegâne kişiler o liderlerin kendileri iken; kınadığımız şey bu mudur?
Tüm CHP kadrosu Baykal’a sahip çıkma derdine düşmüşken; "suçu" her ne ise, Baykal’dan daha "suçlu" olamayacağı aşikâr olan bir kadın milletvekilinin, gözlerden uzağa, en uzağa gönderilip unutturulmaya çalışılması ne kadar sosyal demokrat?
Her dakika televizyonda boy gösteren, sözde parti çıkarlarını korumaya çalışan, esasta ise bir genel başkana anıldığı cinsten yöntemlerle milletvekili tayin edebilme yetkisini dahi verebilecek bir sistemi korumaya hizmet eden adamlar kameraları bu kadar sevmeye devam ettikçe, daha çok odalardan çok gizli görüntüler izleriz biz…
10 Mayıs 2010 Pazartesi
"Kırın, dökün; ekonomiye can verin!"
Bir başka blogtan bir "copy-paste". İç-mihrak'ta yayınlananlar içinde favorim.Tv'de dönen "Alın-verin ekonomiye can verin" kampanyalarına karşı tam da taşı gediğine koyan bir eleştiri.
İnsanların ekonomiyi değil, ekonominin insanları idare ettiği zamanların bunalımını aşmak için en ideal yöntem olsa gerek: Kırın, dökün; ekonomiye can verin!
Kekodiyolog ekonomisine mahkum olmayan, bol komşuluklu günler dilerim efen'im...
Ankara'nın 'Eiffel'i...
"Eiffel kulesi de ilk yapıldığında kimse beğenmemiş metal yığını diye; şimdiyse Paris'in sembolü...
Bu da Ankara'nın demir yığını. CHP Ankara İl Gençlik Kolları sormuş: "Gökçek Bu Ne?"
Kaydol:
Yorumlar (Atom)