Kişilerin konumu, mesleği, unvanı, yaşı ne olursa olsun; karşı cins iki insan arasındaki ilişkinin libidodan sıyrılamayacağını düşünenlerdenim; etkisi az ya da çok olur, kişilerin sosyal hayatını hiç etkilemeyebilir de; fark etmez… Bunu yok saymak, kendini kandırmaktır sadece. Ahlaksızlık ise kendini kandırmakla başlar bana göre. Ve dürüstçe olan her şeyi de mubah görürüm bu sebeple.
Şimdi; bir kadının evli olması, anne olması; başka bir erkeğe aşık olmasına, ne kadar engel olabilir? Ya da olabilir mi?
***
Nesrin Baytok’la, Habertürk zamanlarımda Kemal Kılıçdaroğlu söyleşisini takip etmek için gittiğim ODTÜ Mezunlar Derneği’nde karşılaşmıştım. Kemal Kılıçdaroğlu’na duyulan ilgi ve sempatinin zıttı duyguların toplandığı nokta olmuştu.
Kendisi de bir ODTÜ’lü olan Baytok’a ODTÜ mezunları tepkiliydi. Kemal Kılıçdaroğlu’nu partinin başında görmek istediğini dillendiren “Baykal artık gitsin”ci kitlenin Deniz Baykal gibi anlamlandıramadığı bir isim de kendileri gibi ODTÜ mezunu olan Baytok’tu. Açıkça dillendiren dahi oldu; “İnönü’nün torunlarını kaçırtırken, Nesrin Baytok nasıl böyle yükselebiliyor bu partide?!”
Ne yalan söyleyeyim, “Bir ekleme yapayım” diye mikrofonu eline alarak başladığı cümlesi on beş dakika sürünce, genellikle politikacılara duyduğum sevimsiz hissiyat Baytok için de gelivermişti birden üzerime. Söyleşi sonrasındaki kısa sohbetimizle de perçinlenmişti bu duygu.
SOSYAL DEMOKRASİ CİNSİYETÇİLİĞİ
Nesrin Baytok, kendi partisinin de adeta lokomotifliğini üstlendiği bir cinsiyetçiliğin göbeğinde şu aralar. Yaşananların siyaset etiğine uygunluğu, hukuksuzluğu, adaletsizliği bir tarafa, müthiş bir cinsiyetçilik yapılıyor; hem de bunu kendi partisi yapıyor -belki ondan da önemlisi sosyal demokrat olduğunu söyleyen bir parti yapıyor.
Bir imaj derdine düşülmüş; tam da Başbakan’ın basın toplantısında dem vurduğu gibi, “Türk toplumunun ahlak yapısına uygunluk”, bir kadının bedeni üzerindeki tasarrufunun topluma mal edilmesini meşru ve ahlaki kılıyor. “Sosyal demokrasi”nin de gıkı çıkmıyor.
“GÖZLER BAYTOK’TA!”
Gazeteler, Baykal’ın istifasını tüketmiş bile, “Gözler Baytok’ta!” bekleyişindeler. Baytok ise gözlerden uzak; saklanıyor. Peki ya neden?
Gönül ister ki, Baytok en azından kurban olmanın öfkesiyle bu akımdan kendisini sıyırabilsin; çıksın, tıpkı görüntüleri inkar etmedikleri gibi, “Evet ben yaşadım; istedim, yaşadım!” desin. Kendisine bu ahlaksızlığı yapanlara meydan okuyabilsin. Tıpkı Deniz Baykal gibi… Mağduru olunan komplonun tüm hesaplarını bozmanın daha etkin bir yolu olabilir mi?
“BAK İŞTE NASIL MİLLETVEKİLİ OLMUŞ…”
Baytok, siyasi ahlaka sığmayacak bir yöntem kullandı da kendisini milletvekili mi ‘yaptırdı’?
Diyelim ki öyle. Milletvekili olmak için etik dışı yöntemler kullanmak mı daha büyük suçtur yoksa bunu yapan birisini listeye alıp seçilme garantili bir yerden aday göstermek mi? ODTÜ Mezunlar Derneği’nde, daha piyasada hiç böyle ‘komplo’lar ortada yokken protestolara sebep olacak şekilde; “İnönü’nün torununu kaçırtarak”…
Kimler milletvekili oldu bu ülkede… “Eşcinseller de eşitlik istiyor; verecek miyiz?” diyen adamlar Anayasa Komisyonu Başkanlığı yaparken, milletvekili olmak için önce asgari maddi koşulları sağlamak gerekirken, aşiret ağaları, mafya liderleri, hortumcuların son kalesi meclisken ve kimsenin de gıkı çıkmazken, tek eğri yerimiz bu mu kaldı?
Milletvekilliği kara kaşına kara gözüne bağlı olmayan, parti liderinin iki dudağı arasına sıkışmamış yegâne kişiler o liderlerin kendileri iken; kınadığımız şey bu mudur?
Tüm CHP kadrosu Baykal’a sahip çıkma derdine düşmüşken; "suçu" her ne ise, Baykal’dan daha "suçlu" olamayacağı aşikâr olan bir kadın milletvekilinin, gözlerden uzağa, en uzağa gönderilip unutturulmaya çalışılması ne kadar sosyal demokrat?
Her dakika televizyonda boy gösteren, sözde parti çıkarlarını korumaya çalışan, esasta ise bir genel başkana anıldığı cinsten yöntemlerle milletvekili tayin edebilme yetkisini dahi verebilecek bir sistemi korumaya hizmet eden adamlar kameraları bu kadar sevmeye devam ettikçe, daha çok odalardan çok gizli görüntüler izleriz biz…
14 Mayıs 2010 Cuma
10 Mayıs 2010 Pazartesi
"Kırın, dökün; ekonomiye can verin!"
Bir başka blogtan bir "copy-paste". İç-mihrak'ta yayınlananlar içinde favorim.Tv'de dönen "Alın-verin ekonomiye can verin" kampanyalarına karşı tam da taşı gediğine koyan bir eleştiri.
İnsanların ekonomiyi değil, ekonominin insanları idare ettiği zamanların bunalımını aşmak için en ideal yöntem olsa gerek: Kırın, dökün; ekonomiye can verin!
Kekodiyolog ekonomisine mahkum olmayan, bol komşuluklu günler dilerim efen'im...
Ankara'nın 'Eiffel'i...
"Eiffel kulesi de ilk yapıldığında kimse beğenmemiş metal yığını diye; şimdiyse Paris'in sembolü...
Bu da Ankara'nın demir yığını. CHP Ankara İl Gençlik Kolları sormuş: "Gökçek Bu Ne?"
Kaydol:
Yorumlar (Atom)